Araştırma

Anlatının Krizi (Byung-Chul Han) Kitap Eleştirisi

Dikkat dağınıklığı ve zaman körlüğü yaşayan zihinlerimize zamanında gelen bir uyarı.

by Zeynep Canlı, Psikoloji Öğrencisi

Zeynep Canlı

Yazan

Zeynep Canlı

Psikoloji Öğrencisi

Profil →

BİR PAZARLAMA TRAJEDİSİ: ANLATININ KRİZİ

Bir tür iletişim kurma yolu olan ve bu nedenle sosyalliğin olduğu her ortamda karşılaşılan anlatı (narrative) kavramı, tartılabilecek bir olgu değildir. Yazılı, sözlü ya da tiyatral her türlü hikâye aktarımını ifade edecek kadar geniş bir alanı kapsar. En kısa tanımıyla anlatı, anlatılmış öyküdür (Köprü, 2023). Ancak günümüzün iddialı eleştirmenlerinden olan Byung-Chul Han, Anlatının Krizi adlı eserinde bu kıymetli olgunun, modern çağın veri bombardımanları altında ezildiğini savunmaktadır. Han’a göre günlük hayatta maruz kaldığımız enformasyonlar ile hayata yön veren anlatılar iki zıt kutuptur. Enformasyon bildiricidir, tanımlanabilir ve doğrulanabilir bilgidir. Anlatı ise bir anlam taşır. “Anlamın asıl manası yöndür” (Han, 2024, s.12). Akıllı telefonların ve storytelling kültürünün zihinlerimizde enformasyon ormanı oluşturduğu ve bizi yönsüz bıraktığı bir dönemdeyiz. Anlatı yoksunluğu, bizleri enformasyon ormanında yönünü kaybetmiş bir topluma dönüştürmektedir. Han ise bu eserde modern insanın hikayeleri nasıl birer tüketim unsuruna çevirdiğini ve bunun sonucunda oluşan anlam verememe boşluğunu aforizmik bir dille gözler önüne sermektedir. Yazar anlatı kültürünün kıymetini daha iyi aktarabilmek adına kitabında on bölüm oluşturmuş. Her bir bölümde, bahsedilen kültürü okuyucusunun zihninde ilmek ilmek işlemektedir. Kitabın bölümlerinin içeriğine baktığımızda ne kastettiğimiz anlaşılacaktır.

Byung-Chul Han, birinci bölümde genel hatlarıyla günümüzde derinlik ve yön barındıran anlatı geleneğinin çöktüğünü; bu geleneğin yerini hızlı ve yüzeysel olan enformasyon yağmuruna bıraktığını savunmaktadır. Bu hızlı akış yüzünden modern okurların artık uzun ve yavaş bakışlarını kaybettiğini dile getiren Han, kitabın bu bölümünde birçok farklı bakış açısıyla enformasyon kavramının anlatı kavramı yanında ne kadar sığ kaldığını aktarmaktadır.

Yazar ikinci bölümde “bilgelik, anlatılan hakikattir” ifadesiyle bilgeliği anlatı yoluyla aktarılan ve paylaşılan önemli bir öğreti alanı olarak ele almaktadır. Han’ın ifadesine göre enformasyon, zamanı parçalayıp yaşamı güncele ve hayatta kalmaya indirger. Anlatı ise deneyimleri birleştirerek geleceğe yön, derinlik ve umut kazandırır.

Kitabın üçüncü bölümünde yazar, mutluluğun ulaşılması gereken bir konum olarak görülmesinden ziyade geçmişin getirdikleriyle oluşan bir parça olduğundan bahsetmektedir. Han’a göre geçmiş, yaşananların akılda kalan kısmıdır ve mutluluğu getiren de budur. Phono sapiensin “dijital anı defterleri (akıllı telefonlar ve uygulamalar)” sayesinde bir olayı her istediğinde öğrenmesi ya da olayın detaylarını kusursuz hatırlamak için “oynat” tuşuna basması, geçmiş değildir. Han bu bölümde “geçmişi dirilten anlatıdır” demekte ve deneyimlerin tekrar tekrar oynatılması yerine anlatılması gerektiğini hatırlatmaktadır.

Bir sonraki bölümde yazar anlatının, hayatı saf bir olguya- enformasyona- indirgemekten kurtardığından bahsetmektedir. Yazarın ifadesine göre dijital platformlarda sürekli yapılan paylaşımlar, anlam yoksunluğunun ve içsel boşluğun bir belirtisidir. Han kitabın dördüncü bölümünde anlatı kültürünün eksikliğinin, estetik bir sorundan ziyade çıplak yaşamın yaygınlaşmasına yol açan varoluşsal bir kriz olduğunu dile getirmektedir.

Beşinci bölümde yazar, hayatı sadece enformasyonlar üzerinden kavrayan, hikâye anlatamayan Konrad karakterini ele almaktadır. Han bu örnekten de yola çıkarak günümüz çocuklarına “dijital varlıklar” tanımını uygun görmektedir. Aynı zamanda enformatikleşmeyi anlatmak için kullandığı şeffaflık kavramının, gizemi ortadan kaldırarak anlatının zeminini yok ettiğini savunmaktadır. Yani Byung-Chul Han’a göre şeffaflık, büyünün bozulmasının yeni tanımıdır (2024, s. 52).

Han kitabın altıncı bölümünde modern çağda deneyimlerin, hayatın içindeki şoklar üzerinden kurulduğundan ve bunun dijital ortamda nasıl gözüktüğünden bahsetmektedir. Kitapta bahsedildiği üzere ekran kelimesi etimolojik olarak “koruyucu engel” şeklinde tanımlanır. Yazarın ifadesine göre ekran kişileri gerçeklikten korur; bu noktada şoklar, yerini anlık ve yüzeysel tepkiler olan “likelara” bırakır.

Kitabın çarpıcı kısımlarından biri olan yedinci bölümde ise modern bilimin yakalandığı hesaplama tuzağı eleştirilmektedir. Yazara göre veri biriktirmek bilgelik değildir, dünyalar kadar veriye/hesaplamaya sahip olunsa bile bu veriler anlatı potasında eritilmediğinde kişiye katkı sağlamaz. Buna ek olarak zekânın hesaplayıcı doğasına karşılık, düşünmenin ve felsefenin özünün anlatı kurma olduğu, ancak günümüzde bu anlatı kurma cesaretinin kaybedildiğini dile getirmektedir.

Bir diğer bölümde Han, hikâye anlatıcılığının nasıl terapötik bir etki yarattığını incelemektedir. Hikâye anlatmak, bireyin tatsız deneyimlerini, travmalarını anlamlı bir şema içine alır. Kişi bu şemalarla yüzleşir ve onları geçmişe dahil eder böylece psikolojik iyileşme, güven ve rahatlama duygusu kazanır; yazarın deyişiyle şifa bulur.

Dokuzuncu bölümde yazar, bir zamanlar toplumu birbirine mühürleyen kolektif anlatıların “biz” bilincini oluşturduğunu ifade etmektedir. Günümüzde anlatıların metalaştığını; bireysel ve teşhirci hikayelerinse toplumsallık duygusunu aşındırdığını dile getirmektedir. Bu aşınma “biz” bilincini ve topluluk anlatılarını büyük oranda yoksullaştırmaktadır. Han, günümüzde anlatıların ticari çıkarlar uğruna yayımlandığı fikrini savunmaktadır.

Eserin son bölümü yazarın fikirlerinde en provokatif olduğu bölümdür. “Storytellingden Storysellinge”. Byung-Chul Han, bu kısımda kapitalizmin anlatı kültürünü nasıl bir tüketim unsuruna çevirdiğine dair sert eleştiriler yapmaktadır. Geçmişte toplumları ateş başında buluşturan hikayeler, bugün bireylerin kendilerini birer içerik haline getirdiği tabiri caizse pazarladığı unsurlara dönüşmüştür. Han’a göre sosyal medyada paylaşılan her “story”, aslında beğenilmek ve tüketilmek üzere hazırlanan kurgulardır. Hakikatin yerini almaya çalışan bu senaryolar, bireyleri birbirine bağlayan manevi dokuya zarar vererek insanı kendi hikayesine yabancılaştırır. Yazarın da ifade ettiği gibi: “Yaşamak anlatmaktır. İnsan, anlatan bir hayvandır (animal narrans) ve anlatı yoluyla yeni yaşam biçimleri ortaya çıkardığı ölçüde hayvanlardan ayrılır (2024, s. 81).” Günümüzde hikâye anlatma yeniden canlanmış gibi görünse de anlatı kültürü, hikâye anlatıcılığı ticarileştirilip tüketime indirgenmiş; bu da anlatının hayata yön ve anlam verme gücünü zayıflatarak gerçek bir anlatı krizine yol açmıştır.

Değerlendirmeye geçecek olursak Byung-Chul Han bu eserle çağımıza ruhsal bir otopsi yapmış. Klasik düşünce metinlerinin teorilere ve metaforlara boğulmuş ağır anlatış biçimlerinin yanında Han’ın üslubu daha çok betimleyici ve vurgulayıcıdır. Kitabın bölümleri fikir olarak birbirine çok yakındır. Yazar konunun önemini okuyucuya aktarmak için yapabildiği kadar tekrar yapmış, anlatı kültürünün kıymetini adeta kanunlar gibi hafızalara kazımak istemektedir. Günümüz dünyasında “hikâye anlatıcılığı” gazetecilikten pazarlamacılığa, veri toplayıcılığından sosyal medyaya kadar her yeri saran bir söz haline gelmiştir. Byung-Chul Han, Anlatının Krizi’nde storytelling kavramının maskesini acımasızca düşürmeyi amaçlamaktadır. Bu ferasetli düşüncesinin yanında yaşadığı melankolik hisler de dikkat çekmektedir. Han’ın geçmişin sıcaklığına ve samimiyetine özlem duyması oldukça insani bir durumdur. Ancak bu nostalji rüzgarına kapılırken dijital çağın, teknolojinin, sunduğu kolaylıkları da göz ardı etmektedir. Teknolojiye karşı pesimist ve uzlaşmaz bir tavır takınmaktadır. Öte yandan Han’a göre bizler, hayatın yön, anlam kaybını ve parçalanmışlığını üzerimize yağan enformasyon yağmuruyla gidermeye çalışmaktayız. Veri yığınlarının büyüklüğü karşısında, elimizde bu verileri birbirine bağlayan bir anlatı yoksa duyduğumuz tek şey kuru gürültü olacaktır. Yazar insanlara hastalıklarını mükemmel bir netlikle gösteriyor ancak bilinçli bir şekilde reçeteyi yazmaktan kaçmaktadır. Kitapta bahsettiği anlamsızlık boşluğunu okuyucunun gündemine getirmekte ve onları bu hisle baş başa bırakıp geri çekilmektedir. Kapitalizmin kazançları uğruna “biz” bilincinin yok edildiği, insanların anlam boşluklarını başka unsurlarla doldurmaya çalıştığı, anlatı kültürünün ticaret yolunda harcandığı bu çağda Han, durumu birçok tasvirle ele almaktadır. Son olarak anlatı, yirminci yüzyılda çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalmasına rağmen hayatımızda yeri doldurulmaz bir yoldaş olarak önemli bir rol oynamaktadır (Fulford, 1999). Modern filozof ve eleştirmen Byung-Chul Han’ın kaleminden çıkan Anlatının Krizi, dikkat dağınıklığı ve hız körlüğü yaşayan zihinlerimize zamanında gelen bir uyarı diyebiliriz.

KAYNAKÇA

Erdoğan, B. G. (2025). Hikâyesizliğin yapbozu: Dijital çağda anlatının yitimine bir bakış. Yeni Medya Dergisi, 19.

Fulford, R. (1999). The triumph of narrative: Storytelling in the age of mass culture. Broadway Books.

Han, B.-C. (2024). Anlatının krizi (M. Erşen, Çev.). Ketebe Yayınları.

Köprü, M. (2023). Anlatı–Narrative. İletişim Ansiklopedisi. Zenodo. https://doi.org/10.5281/zenodo.8224181

İlgili Yazılar