Günlerin aynılaşmaya başladığı bir noktada zaman, ilerleyen bir çizgi olmaktan çıkar ve içinden çıkılması güç bir boşluğa dönüşür. Gece ile gündüz arasındaki farkın yok olduğu, haftaların anlamını yitirdiği bu süreç, bireyin zamanla kurduğu ilişkinin aslında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyar. Bu durum, zamanın yalnızca nesnel bir ölçü değil, aynı zamanda bireyin nasıl hissettiğine bağlı olarak değişen öznel bir deneyim olduğunu gösterir. Modern toplumda zaman, büyük ölçüde eğitim ve çalışma alanındaki kurumsal yapılar aracılığıyla düzenlenir. Zerubavel’in (1981) de vurguladığı gibi, gündelik yaşamın ritimleri toplumsal olarak inşa edilir ve bu ritimler bireyin zaman deneyimini doğrudan etkiler. Nitekim Türkiye’de 15-24 yaş arası gençlerin yaklaşık %24’ünün ne eğitimde ne de istihdamda yer aldığı gerçeği, bu kitlesel kopuşun boyutlarını gözler önüne serer. NEET (Not in Education, Employment, or Training) bireyler, bu ritimlerin dışında kaldıklarında yalnızca bir iş ya da eğitimden uzaklaşmaz, aynı zamanda zamanı yapılandıran bu düzeni de kaybederler. Gündelik rutinlerin yokluğunda zaman, daha belirsiz, esnek ve çoğu zaman anlamlandırılması zor bir hale gelir. Normal koşullarda zamanı; geçmiş, şimdi ve gelecek olarak bir bütünlük içinde algılarız. Ancak rutinlerin ortadan kalkmasıyla bu bütünlük zayıflar. Birey ne geçmişe yönelebilir ne de geleceği anlamlı biçimde hayal edebilir. Bu da onu giderek uzayan bir şimdinin içine çeker. Ancak söz konusu olan şimdi, bilinçli bir anda kalma hali değil, daha çok ilerlemediği hissedilen bir zamanın içine sıkışıp kalma durumudur. Literatürde “gelecek ufkunun daralması” olarak ifade edilen bu durum, bireyin plan yapma ve hedef belirleme kapasitesini zayıflatır. Araştırmalar, NEET süresi uzayan bireylerde öz-yeterlilik algısının ve geleceğe dair iyimserlik düzeyinin, aktif akranlarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğunu göstermektedir. Philip Zimbardo’nun Zaman Bakış Açısı Teorisi çerçevesinde bakıldığında, NEET bireylerin zamanla daha kaderci bir ilişki kurmaya başladıkları söylenebilir. Böyle bir ilişki, bireyin yaşamı üzerindeki kontrol algısını zayıflatırken, olayların kendi çabalarından bağımsız geliştiği düşüncesini güçlendirir. Kişi, ne yaparsam yapayım değişmez düşüncesiyle hayatındaki zorluklara karşı çabalamayı bırakır ve kendini zamana teslim eder. Bu teslimiyet, psikolojideki içsel denetim odağının kaybı ile doğrudan ilişkilidir; birey artık hayatının iplerinin kendi elinde değil, dışsal ve kontrol edilemez güçlerin (zaman, kader, ekonomi) elinde olduğuna dair bilişsel bir kanı geliştirir. Bu durum, Martin Seligman’ın tanımladığı öğrenilmiş çaresizlik kavramıyla da örtüşür. Kontrol hissinin azalmasıyla birlikte motivasyon da düşmeye başlar. Birey, çaba ile sonuç arasında bir bağ kuramadıkça harekete geçmek daha da zorlaşır. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağ, bireyin bir yaşam öyküsü oluşturmasını sağlarken; NEET durumunda yaşanılan hayal kırıklıkları ve kötü yaşam deneyimleri bireyin geleceğe dair bakışını umutsuz hale getirir. Geçmiş ise zaten başarısızlıkların veya yarım kalmışlıkların hatırlatıcısına dönüşmüştür. Dolayısıyla ne geçmiş ne de gelecek hiçbir açıdan umut vadetmez. Bu zamansal araf hali sadece zihinsel bir süreç değil, aynı zamanda fiziksel bir mekansızlık sonucudur. NEET bireylerde gözlemlenen bu zamansal algı bozulması, Anthony Giddens’ın “zaman-mekân ayrışması” kavramıyla daha iyi anlaşılabilir. Giddens’a göre modern toplumda zaman ve mekân, yerel bağlamlardan koparak daha soyut bir şekilde düzenlenir. Bir ofiste çalışmak veya üniversitede derse girmek, bireyi belirli bir zamanmekân düzenine yerleştirir ve zaman akışını daha somut hale getirir. NEET durumundaki birey ise zamanı mekâna bağlayan bu kurumsal alanlardan uzaklaştıkça, zamanın geçtiğini hissettiren bu düzeni de kaybeder. Zamanın akışı bir mekân değiştirildiğinde hissedilir. Evden çıkıp işe gitmek için yürüdüğümüz yollar, kullandığımız toplu taşıma araçları ve gün içinde farklı alanlarda geçirilen zaman, bu akışı görünür kılar. Mekân sabit kaldığında ise zamanın ilerlediğine dair duyusal kanıtlar azalır ve zaman, akıp giden bir yol olmaktan çıkıp nereye gittiği bilinmeyen bir belirsizliğe dönüşür. NEET bireyler, fiziksel dünyadaki rutinlerden uzaklaştıkça, dijital dünyadaki zamansızlığa daha çok çekilirler. Ancak bu dijital zaman, toplumsal gerçeklikten kopuk olduğu için bireyin gelecek ufkunu geliştirmesine katkı sağlamaktan ziyade, onu sonu gelmeyen bir şimdinin içinde tutabilir. Sonuç olarak, NEET bireylerin zamanla kurdukları bu olumsuz ilişki, bireysel bir tercihten ziyade toplumsal ve kurumsal yapıların eksikliğinden doğan bir sonuçtur. Zamanın akışını yeniden hissetmek; sadece bir saat kullanmak değil, mekânla bağ kuran yeni rutinler oluşturmak ve daralan gelecek ufkunu küçük, ulaşılabilir hedeflerle yeniden genişletmektir. Zamanı bir boşluk olmaktan çıkarıp yeniden bir yol haline getirmek, bireyin kendi yaşam öyküsünün kalemini tekrar eline almasıyla mümkündür.



